Elif Sönmezışık – Kendi Türkümüzü Söylerken Biz

Yazgımız dertleri susturup kendini unutturduğu zaman ancak etrafımızdakiler, diğer yolcular, yürüdüğümüz yolda izlerini tanıdıklarımız, aklımıza ve önemsenecek hâle geliyor. O zaman daha iyisini hak ettiğimizi keşfediyoruz. Rahat batıyor besbelli.

Belki bu yüzden birbirimizin küçük de olsa bir parçasını tanıdık.

Belki dertlerimiz depreştikçe o parçalarla içimizde birden çok defa karşılaştığımızı hatırladık.

Belki bu yüzden birbirimizi kolay kolay şaşırtamıyoruz artık; yapamıyoruz.  

Belki bizi yeniden başladığımız noktaya, kalbin benlik kaygısına düşmemiş saf hâline döndürecek olan, küçük anlara sığabilen şaşkınlıklardır.  

Bunca tanıdık gelen hâller, sonuna varamayan çaresiz arayışlara sonra da vazgeçişlere sürüklüyor her birimizi. Bu da gafil oluşumuzu ayan eden hâllerimizden işte…   

Benzerlikler, elbet birbirimizi anlamada yol gösterici. Ama bir unutulan var ki; benzemek, aynı olmak değil. 

Bizi şaşırtan her şey, anlatıcının giriş cümlelerinden sonra geliyor. Ama dinlemeye sabrımız yok. Onun yerine kendi yazgımızın tınısıyla kendi türkümüzü söyleyip duruyoruz. Bu yüzden teknoloji destekli iletişim bizi değil, şikâyetlerimizi birbirine yaklaştırdı. Şikâyet beyanlarının temelinde ise iyi bir dinleyici arayışı vardı.

Hepimiz konuşmak isterken dinleyenimiz olmayacağı aklımıza gelmiyor. Susunca da yeni dünya âdetlerine ters düşme, eski kafalılık yüzünden ezilme korkumuz artıyor.

Kabımızı kendi sesimizin lüzumsuzları ile doldurmamak için kalabalık bir dünyada yaşıyoruz. Kendimize yetebilseydik, ne konuşabileceğimiz bir ağza ne de başka sesleri duyacak kulağa ihtiyacımız olmazdı.

Kendi kendimize yetebilseydik, peygamberler aile üzerinden anılmazdı. Birbirine akraba, hatta baba-oğul peygamberler kavimlere örneklik için gönderilmezdi. Her biri hayatının büyük kısmını şehrin ortasında, insanlarla burun buruna geçirmezdi.

 

Yazının devamı Yarın Dergisi 4. Sayısında. Satın almak için tıklayınız